Bugün ortopedi polikliniğinde tarafıma sunulan muayene süreci, sağlık hizmetinin temel etik ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmuştur. Muayene kaydı, hekim değerlendirmesi ve istenen laboratuvar tetkikleri kapsamında yaklaşık 10.000 TL’ye yaklaşan bir ödeme yapılmış olmasına rağmen, mevcut şikâyetimin etiyolojisine, klinik seyrine ve koruyucu tedavi seçeneklerine ilişkin yeterli düzeyde açıklayıcı bir tıbbi bilgilendirme yapılmamıştır. Hasta Hakları Yönetmeliği ile Hekimlik Meslek Etiği Kuralları uyarınca hastanın; tanı, önerilen işlem, alternatif tedavi seçenekleri, beklenen yarar ve olası riskler hakkında anlayabileceği düzeyde aydınlatılması zorunludur. Buna karşın, tarafıma klinik gerekçesi ayrıntılı biçimde ortaya konulmadan, doğrudan PRP uygulamasının önerilmesi, önerilen işlemin bireyselleştirilmiş tıbbi gereklilikten ziyade standartlaştırılmış ve yüksek maliyetli bir girişim izlenimi oluşturmasına neden olmuştur. Akademik etik açısından burada temel sorun, yalnız önerilen işlemin kendisi değil; önerinin karar verme sürecindeki epistemik şeffaflık eksikliğidir. Başka bir ifadeyle, hastanın ağrısının anatomik kaynağı, konservatif tedavi basamakları, fizik tedavi-egzersiz protokolleri, yaşam tarzı düzenlemeleri ve daha düşük maliyetli bilimsel seçenekler detaylandırılmadan doğrudan ileri ücretli işleme yönlendirilmesi; “yararlılık” ve “zarar vermeme” ilkeleriyle tam uyum göstermemektedir. Muayene sonunda tarafıma yalnızca: kas gevşetici ağrı kesici reçete edilerek sürecin tamamlanması, klinik karar süreci ile önerilen pahalı girişim arasında ayrıca tutarsızlık oluşturmuştur. Eğer tıbbi yaklaşım farmakolojik semptom kontrolü düzeyinde kalacak ise, başlangıçta ileri maliyetli işlem önerisinin bilimsel endikasyonu yazılı ve sözlü olarak ayrıntılı biçimde açıklanmalıydı. Bu noktada hasta perspektifinden oluşan temel etik sorun şudur: Yüksek ücretli muayene ve tetkik süreci sonunda, hastalığın nedenine dair sistematik bir açıklama yerine, klinik değeri tarafımca yeterince temellendirilmeyen pahalı bir prosedür önerilmiş; nihayetinde ise yalnız semptomatik ilaç tedavisiyle süreç sonlandırılmıştır. Bu yaklaşım, sağlık hizmetinin teşhis ve tedavi merkezli olmaktan uzaklaşıp işlem odaklı bir ekonomik modele kaydığı algısını güçlendirmektedir. Vicdanî açıdan değerlendirildiğinde ise hasta, sağlık kurumuna yalnız ekonomik kaynak değil aynı zamanda korkusunu, ağrısını ve iyileşme umudunu emanet etmektedir. Bu güven ilişkisinin, yeterli açıklama yapılmaksızın yüksek maliyetli girişimlerle zedelenmesi; yalnız mesleki etik değil aynı zamanda insanî sorumluluk bakımından da sorgulanması gereken bir durumdur. Hekimlik, yalnız teknik bilgi değil aynı zamanda vicdan mesleğidir. Hekim; hastanın korkusunu, çaresizliğini ve bilgi eksikliğini gelir kalemine çevirmemelidir. Hastaya gerçekten gerekli olup olmadığı netleştirilmeden pahalı işlemler önerilmesi, güven ilişkisinin özünü bozar. Çünkü hasta muayeneye geldiğinde yalnız parasını değil; bedenini, sağlığına dair endişesini, geleceğe dair korkusunu, hekime duyduğu güveni emanet etmektedir. Bu emanetin ticari hedefler uğruna istismar edilmesi, yalnız etik kusur değil aynı zamanda ağır bir vicdan problemidir. Dinî açıdan ise mesele daha da ağırdır. “Aranızda mallarınızı bâtıl yollarla yemeyin.” (Nisâ 4/29) Bir insanın hastalık korkusundan faydalanarak gereksiz işlem dayatmak, onun maddi imkânını tıbbi zorunluluk görüntüsü altında tüketmek; dinî anlamda haksız kazanç, kul hakkı ve meslek emanetine ihanet olarak değerlendirilmelidir. Hz. Peygamber ﷺ’in şu ikazı bu bağlamda son derece açıktır: “Bizi aldatan bizden değildir.” Sağlık alanında bu ilke çok daha ağır bir sorumluluk taşır. Çünkü burada aldatılan yalnız mal değil, insanın bedeni ve umududur.Sonuç olarak bugün yaşadığım süreç, hasta hakları, aydınlatılmış onam, etik şeffaflık ve tıbbi gereklilik ilkeleri bakımından kurumsal düzeyde incelenmesi gereken somut bir örnek niteliğindedir.
Google tarafından çevrildi



